
Coşkun bir nehrin üzerinde sürükleniyoruz. Suyun hızı ve şiddeti bizim ona karşı koyuş gücümüzden çok daha fazla. Bu coşkun nehrin adına insanlık tarihinin zaman dediğini biliyoruz. Üzerimizde bir bulut gibi dolaşarak; ateşin kavurucu sıcağından bizleri koruyan sürur günleri ağır ağır bizlere veda etti. Birçok defa yazmaya niyetlenmiş olduğum meselelerin daha arkasına takılamadan insanımızın muhayyilesine hiçbir iz bırakmadan kaçıvermiş olmasının burukluğunu yaşıyorum.
Toplumsal hafıza kaybımızın boyutlarından bahsedecek değilim. En kıymetli anların, en ciddi meselelerin adını bile anmadan, o naif kuşlar gibi ellerimizin arasından kayıveriyor oluşu beni tabi ki hayret ettiriyor. Bunca cümleyi kurmuşken henüz yazımızın maksadını izah edememiş olmamız bizim de bu kesif ortamın havasını teneffüs ettiğimizi gösteriyor.
Bugüne kadar dilimizi döndürebildiğimiz ölçüde; yeryüzünün sahibi olan Allah'ın insanoğluna son konuşmasının,son tenezzülünün daha önceki tüm konuşmalarında olduğu gibi insanları yaşamış oldukları dünyada mutlu kılmak, yaratılmış oldukları fıtratı muhafaza etmek maksadına matuf olduğunu ifade etmeye çalışmıştık. Dilimizi üzerinde döndürmeye çalıştığımız hususu, öncesinde Abdulâziz el-Buharî'nin tesbit ettiği, bizim de merhum Elmalılı Hamdi Yazır'dan öğrendiğimiz bir tarifle tekrar ifade edelim:
"Din: Zevi'l-ukûlü hüsn-i ihtiyarıyla hayırlara sevkeden bir vaz-ı ilâhidir." Yani "din akıl sahiplerini kendi iradeleriyle hayırlara sevkeden ilahi bir vaz'dır."
Yukarıdaki tanımın İslam'ın merkeze alınarak yapıldığını biz de kabul ediyoruz. Fakat şu hususa dikkat çekmek de fayda var; yukarıdaki tanımda din hem mahiyeti, hem de fonksiyonu açısından söz konusu edilmiştir.Yukarıda sunduğumuz tanımda dikkatleri çeken bir kelime var: va'z… Bu kelime tanımda din için kullanılmış olsa da, klasik literatürde dil için de kullanılmıştır. Va'z kelimesinin dil-delâlet ilişkisi üzerinde daha sonraki satırlarda duracağımızı belirterek "ilahi va'z"a dönelim.
Allah insanlara; onların arasından seçtiği bir elçi vasıtasıyla, onların bildiği bir dilde hitap etmiştir. "Vahyetme' nin bize dönük yüzünün bir dilde hitap olması önemlidir. Böyle bir durumda da din'in dille bulunuş şekli açısından esaslı bir irtibat olduğunu fark etmemiz bize neye ne kadar ehemmiyet vereceğimizi öğretmiştir. Klasik hale gelmiş "vücud mertebeleri" taksimatını hatırlamakta fayda var. "Yazıda mevcut, dilde mevcut, zihinde mevcut, dış dünyada mevcut."
Burada ilahi vahyin toplumsal inşada kullandığı taksimatı da fark etmek gerekir. Dilde mevcudu gerçekleşirken lisân gerekli ve önemli olurken, zihinde ve dış dünyada mevcut gerçekleşirken muhataplara ilahi va'z'ı ileten elçi önem kazanmaktadır.
Kur'an'ın naklinin yanında, onun lisanî olması, anlaşılması söz konusu olduğundan tayin edici bir öneme haizdir. Lisanî olan aslı va'z'a dayanmakla birlikte kendi başına müstakil bir gerçeklik olduğu için, kendisi dışında bir şeyi işaret veya kendi dışında bir şeye delalet etmektedir. Bu durumun tamamen şekli bir tarafı vardır ve buna nazım denir. Bu yönden Kur'an'ın lâfzen Allah Kelamı olması ve herhangi bir değişikliğe uğramadan peygamberin tebliği ettiği şekliyle bugün elimizde olması onun sadece manası değil aynı zamanda lafzını da önemli kılmıştır. Nazım; delâleti önceleyen ve tayin eden şekli bir unsurdur.
Bu husus "Mütekellimin muhatabına kasdını ifade ederken, onun kasdını anlama isteğine bağlı olarak, kendisinin ve muhatabının bildikleri dilin şekli kurallara uyulması esasında bulunmaktadır. Nazım; kastı içinde taşıyan ve kastın da ötesinde gerçekleşecek maksatları hedeflemesine bağlı olarak maksada dair dolaylı bir delâleti muhtevidir. Ayrıca sözün söylenme maksadının da (saik) mananın bir parçası olduğu hususu kabul edilmelidir. Bu çerçevede anlam sadece lafza ve maksada irca edilemeyeceği gibi tek başına saik üzerine de bina edilemez.
Buraya kadar söylediklerimizde vücut mertebelerinin tamamını inşa edecek bir kurguyu hedefleyip lisani olanı ifade etmek, bu lisanı ve hitabı ileten elçiden bahsetmenin gerekliliğinin farkındayız.
Hitap insanların kullandığı bir dilde ulaştırılmış ise de, bu ulaştırma, vazifesi tebliğ ve beyan olan bir elçinin eliyle gerçekleşmiştir. Din; bu elçinin hayatında "bil-fiil" ortaya konularak muhatapların hitaba uymalarının yani TEDEYYÜN'ün objektif bir zeminini meydana getirmiştir.
Ayrıca ilahi hitab'ın (KUR'AN'ın) insanların karşısına bir kitap şeklinde değil de, insanlar arasında seçilmiş ve bunun içinde terbiye edilerek hazırlanmış birisine peyderpey inzal olunmuş olması da, Kur'an'ın ANLAŞILMASI ve Kur'an'a ittiba sözkonusu olduğundan tayin edici bir rol üstlenmiştir.
İlahi hitabın anlaşılması ancak bu noktadan sonra söz konusu olmaktadır. Bu yönden peygamberin davranışları ve sözleri muhataplar açısından NORMATİF ESAS haline dönüşürken, dini metinleri anlamanın objektif esaslarından da bahsetmek mümkün olmaktadır.
Biz ısrarla dini metinleri anlamanın objektif zemininin olabileceğini ifade etmeye çalışıyoruz. Bu anlamda bize tevarüs eden tefsir ve fıkıh usulü geleneğimizin yoğun çabalar sarfettiğini söylemek izahtan vârestedir. Lakin bizim şikâyetçi olduğumuz bir durum var. Yaşamış olduğumuz yıllarda hayatını dini referanslarla şekillendirme gayretinde olan bir nesil var. Bu nesil muvahhid bir neslin inşasında aslî makamı Kur'an ve sünnetin işgal etmesi gerektiğini ifade ediyorlar ki, buna katılmamak mümkün değil. Tam da bu noktada lütfen bu paragrafı yazının ilk paragrafı kabul ederek yazının tamamını tekrar okuyunuz.
Mütekellim; kasdını muhatabının da bildiği bir dilde ifade eder. Dolayısıyla kast-ı mütekellim dile ait olan bir zeminde cereyan edecektir. Bu anlamda lafızların hakikat-mecaz, âmm-has, müsta'mel-mühmel, müşterek, müteradif vb. türlerini doğru anlamanın bir aracı kabul eden dil bilginlerimizi ve bununla yetinmeyip başta Halil ve öğrencisi Sibeveyh'in sözcüklerin hem zatına taalluk eden ziyadelik, hazf, kalb, ibdâl vb. hallerle, hem de bu sözcüklerin cümle içindeki konumu ve dizimi ile alakalı terkibî hallerini inceleyerek doğru anlamı elde etme gayretlerine biz beyhûde bir çaba gözüyle mi bakalım? Anlamanın, çocukluk evresi diyeceğimiz bu durum/duruş sahiplerinin kendi yorumlarını Kur'an ve sünnetin tek ve doğru yorumu kabul edip ‘Kur'an mübîndir, onda hiçbir şey eksik değildir ve peygamberin hadisleri apaçıktır' vb. iddialarla Kur'an ve sünneti kendileri gibi anlamayanlara karşı takındıkları kaba ve sert tutuma cevap sadedinde Kur'an'ın kullandığı dille indiği coğrafya arasındaki insicamı ifade edecek bir paragraf yazalım, sonra da sahabeden başlayan farklı anlama ve ihtilaf sürecini İmam Şafiî'den bir nakille ifade ederek yazımızı nihayete erdirelim.
Çölde en önemli mesele yol açmak, yol bulmak (HİDAYET) ve yoldan çıkmamaktır. Aksi takdirde çölün dipsiz kuyularında kaybolmak (delâlet) kaçınılmaz olur. Çöllerde anılan yollar fırtına nedeniyle geçicidir. Sürekli kullanılan işlek bir yol (SÜNNET) odlukça nadirdir. Çünkü kervanların ayak izleriyle (eser) zoraki açılmış bir yolun kopan kasırgadan, esen fırtınadan sonra kum dağına dönüşmesi kuvvetle muhtemeldir. Böyle bir durumla karşılaşan bir kişinin yapacağı en iyi işi geldiği yolu bulabilmektir, bu da ancak kendilerine hâdi (yol gösterici) denen develerle mümkündür.
Bu etkileşimi ve durumu anlamakta zorlanan bir kişi İmam Şafiî'ye sorar: "Eski-yeni ilim ehlinin bazı hüküm ve meselelerde ihtilaf ettiklerini görüyorum. Bu caiz ve mümkün müdür?" İşte Şafiî'nin cevabı: "Allah'ın kitabında ve Nebisinin sünnetinde açık-seçik delilini ortaya koyduğu hükümlerde onu bilenler için ihtilaf olmaz. Lakin bu metinlerden aklın fonksiyonu (kıyas) ile kavranabilen ve tevil'e ihtimali olan metinlerde kıyas ya da tevil yapan alimin kıyasın muhtemel anlamlarından birisini seçmesi başkaları buna muhalefet etse de caizdir. Ve bunu o alime çok görmem."
Bugün Türkiye ve Dünya Müslümanları akıllarıyla başları arasındaki mesafenin kısalması için gayret etmezlerse sabahımız geç olacak. Kur'an, yoğun bir şekilde peygamberlerden ve onların risalet süreçlerinden bahseder. Geriye dönük bir insanlık tarihi okuması yaptığımızda karşımıza çıkacak en büyük hakikat, belki de hakk ve batılın savaşı olacaktır. Öyleyse bizler, ittifak edeceğimiz hususları tebellür ettirip ihtilafın aklen ve dinen caiz olduğu meselelerde bizim gibi düşünmeyenlere kardeşlik hukuku çerçevesinde davranmayı öğrenelim.
Hilâfımızı istihkar etmeyelim!
|